• Ana Sayfa
  • »
  • Bu yol demokrasiye değil karanlığa çıkar!..

Bu yol demokrasiye değil karanlığa çıkar!..

Darbe girişiminden yalnızca saatler sonra, 16 Temmuz Cumartesi günü hâlâ çatışma haberlerinin geldiği, devletin zirvesinin halkı sokaklara çağırdığı sıralarda kaleme aldığım “Bu darbe girişiminden demokrasi mi çıkar, yoksa?!.

başlıklı yazımda geleceğe ilişkin umudumu ve tabii kaygılarımı şöyle ifade etmiştim:-Gün, taa içimize kadar nüfuz etmiş “yabancı ellerin” defedilmesi, çocuklarımızın güvenle, mutlulukla yaşayacağı bir ülkenin yeniden ve hızla inşa edilmesi günüdür… Biliyorum, böylesine ötekileştirilmiş, “kabile devletine” dönüştürülmüş, gericiliğin karanlığına hapsedilmiş bir ülkede çok ama çok zor… Biliyorum, “hayal mi görüyorsun be adam” diyen çok olacaktır, olsun… Çünkü asıl bu “hayal” gerçekleşmezse çok yazık olur!..
İki hafta sonra manzara-i umumiye maalesef o “hayal” ettiğim ortamdan ziyadesiyle uzak!.. OHAL ilan edildiğinde ne demişti devleti yönetenler:
-OHAL kararı halka karşı değil, özgürlüklerin ve hukukun korunması amacına yönelik olarak alındı…
Ama daha haftası dolmadan, olağanüstü hal bambaşka bir renge büründü!.. Darbe saatlerinde sözünü ettiğim “hayalin” giderek uzaklaştığı, yerine bir “karabasan” ortamının inşa edildiği hissi ağır basmaya başladı!.. His dediğime bakmayın; bu karamsarlığı yaratan somut kararlar, “Kanun Hükmünde Kararname” ler, gözaltılar, tutuklamalar, işten atmalar hepimizin gözü önünde ve de büyük bir hızla gerçekleşiyor…
-Gidişat fena!..

Zeytin dalı ve demir yumruk!..

Gelin yapılanlara biraz daha yakından, derinlemesine bakalım…
Bir yandan “siyasi yumuşama” söylemleri havada uçuşurken, diğer yandan her türlü muhalefetin “çanına ot tıkama” görüntüleri …
Bir yandan Meclis`teki partilere uzatılan “zeytin dalları”, havalara uçurulan “barış güvercinleri”, öte yandan fiili başkanlığa geçişin kilometre taşları olarak “MİT ve Genelkurmay`ın Cumhurbaşkanlığı`na bağlanması” istekleri…
Bir yandan “demokrasiyi güçlendirelim” sloganları atılırken, diğer taraftan başta medya olmak üzere kurumların üzerinde estirilen karanlık rüzgarlar…
Bir yandan ana muhalefet partisinin mitingine destek verip, “birlik, beraberlik gösterileri” yapılırken, diğer yandan Cumhurbaşkanı`nın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı`nın ağzından “Topçu Kışlası`nı yapacağız” bastırmaları…
Bu mudur, demokrasi, bu mudur birlik beraberlik?!. Buradan soruyorum:
– Bana anlatabilir misiniz; kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile “yalnızca terör örgütüyle değil, milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum ve gruplarla irtibatı görülen basın yayın kuruluşlarının kapatılması” ne demektir?.. Üstelik yalnızca “ilgili bakanın” gördüğü lüzum üzerine aldığı kararla gazetelerin, televizyonların, radyoların, dergilerin, yayınevlerinin kapısına kilit vurulması ve buna karşı en ufak bir itiraz hakkının olmaması ne anlama gelmektedir?..
-Söyler misiniz, bir savcıya hakim kararı olmaksızın, bir yazılı emirle avukat ile müvekkili arasındaki savunmaya ait belgelere el koyması, polisin bilgisayarları, belgeleri doğrudan kendisinin incelemesi, malvarlıklarına tedbir konulması ne demektir?..
Ergenekon, Balyoz, Casusluk gibi “kumpas” davaları sürecinde, polisin bilgisayarları incelemesinden hangi karanlık sonuçların çıktığını (üstelik o zaman sözde de olsa avukat gözetimi, uzman incelemesi vardı) görmedik mi?!.. insanların evine, işyerine “delillerin” nasıl da özenle yerleştirildiğini, sahte “ıslak imzalar” yaratıldığını iş işten geçtikten sonra öğrenmedik mi?!..
-Biz bu acıklı filmi çok yakınlarda kafamıza vurula vurula izlemek zorunda bırakılmadık mı?!..

El konulan özgürlükten, katledilen hukuktan hayır gelmez!..

Bu ülkenin aydınlık bireylerinin en büyük endişesi işte bu:
-Aynı filmi yeniden izlemek, aynı acıları tekrar yaşamak!..
Bu ülkeyi sonsuz acılara sürükleyecek bir çetenin bastırılması, başta TSK ve polis olmak üzere devlet kurumlarından bir daha geri gelemeyecek şekilde süpürülüp atılması, suçluların adalet önüne çıkarılarak yaptıkları alçaklıklarının ödetilmesi başkadır, fırsat bu fırsattır diyerek, kendisine muhalif saydığı insanlar ve kurumlar üzerinde terör estirmek, korku ve dehşet iklimi yaratmak çok başkadır!..
Tarih sayfaları bu tür fırsatları kullanmaya çalışan iktidar sahiplerinin ve yönettiklerini sandıkları ülkelerin trajik hikayeleriyle doludur… Başardığını, karşıtlarını toptan “hallettiğini” zannedenlerin ülkeleriyle birlikte hangi uçurumlara yuvarlandığını öğrenmek için kitaplar karıştırmaya da hiç lüzum yok; her yurttaş bu bilgilere, bu tarih derslerine bir Google mesafesi kadar uzaktır!..
Halbuki, Türk Milleti`nin önde gelen özelliğidir; geçmişi unutmak, beyaz sayfa açmak, inanmak… Ancak sürekli “aldatıldık” diye feveran edenler tarafından sürekli aldatılmak, böylesine “iyi niyetli” bir halk için bile çok fazladır!.. Kumpas sürecinde “yapmayın bu deliller sahte, insanlar diri diri gömülüyor” diye haykırırken, Prof. sıfatlı bir “köşe tutanın” adeta alay edercesine, “bir kaç yanlışın sözü bile edilmez” tavrıyla söylediği şu dehşet cümlesini anımsıyorum:
-Zarfa değil, mazrufa bakın!..
Bakmaya gerek olmadığını söylediği “zarf” evrensel hukuk kaideleriydi!.. O muhterem şu günlerde ağlamakla, dövünmekle meşgul… Bugünün muktedirleri şayet aynı yolun yolcusu olmayı düşünüyorlarsa onlara engel olacak bir demokratik mekanizma zaten yok; dilediklerince yol alabilirler… Ancak ileride dönüp bakıldığında “evet uyaran da olmuş” denilmesi için söyleyeyim:
-Bu yolun sonunda olsa olsa ancak ÇÖKÜŞ olur!..
NOT: Sevgili okuyucularım, iki haftadır yaşadıklarımız ve sürekli aynı konuda yazmak açıkçası fena yordu! Sizlerden önümüzdeki hafta için izin rica ediyorum. 9 Ağustos`ta görüşmek üzere…


İzlenme Sayısı:1038

  • PAYLAŞ